19 Aralık 2024 Perşembe

Have yourself a merry little christmas

Komik düşünceler geçip gidiyor. Şapşal bir gülümseme dolaşıyor yüzümde. Bu yılbaşı? Tüm o sözler ve biriken parça parça yarım kalmış yanık kağıt. Uzun bir yol değil mi? Ben sürücü koltuğundan kalktım. Araba takla attı. Canlı çıkan olmadı. Sürüklendim. Asfalt derimi yırttı. Kafatasımı parçaladı. Etimi kemiğimden kazıdı. Çektiğim nefes kan doluydu. Oğlum olursa ismini Aziz koyacağım. Tebessüm. Öyle değil mi? Ucu bucağı yok. Sevdiğim tüm kelimeler yan yana gelse bile. Ellerini tutamadıktan sonra? Yaşlar ve nemli ağaç dalları. Unutamıyorum. 

22 Kasım 2024 Cuma

the leftover

I want to bleed
Another, another, another
Give me another hope
Just cut it through it
Do you remember? 
The storm and the rain
How much left? 
I bled and I bled
Night after night
No sleep, no dream.
There is no hope 
She hurt me
So I am going to hurt myself
Till I can't feel anymore
Abyss in me
It gets deeper
It gets darker
No hand to hold
Raw feelings
Smile back to them
Give them what they want
Let them leave you alone
No hairs to run my fingers
My fingers linger
Hopeless





24 Ekim 2024 Perşembe

Dumanlı dağlar

 Kelimeler birbirine karışıyor. Dumanlı dağlardan etek çektim yeşil yeşil. Bir yeşil gözlü sevdim çocuktum o zamanlar. Esmer teninde biten beyaz inci dişler. Gülüşü parlar gibidir geceyi gündüz eder. Hayat akıyor ve dağlar karman çorman karışıyor yüreğime. Yeşil tozlu ağaçlar ve duman. Kuru ballı tatlı kamçılandı. Teslimiyet ve zerafet. Sabır ve hikmet. Bir ödül mü bekliyorum. Tek isteğim sıcak bir ten ve anlayışlı bir kadın. Gönlü geniş ve büyük. Kalçaları geniş ve göğüsleri büyük. Gülüşü içime akan bir kadın. O bakışlar ki yaşam pınarı gibi. Pervasızca, hayasızca ve korkusuzca. Bakar bakar bakar. En dibine. Görmek için bakar. Ruhu ve kalbi. Sevgiyle yanıp tutuşur o deli ruh. Okunur gözlerinden. Çekinmez, çekincesizce. Utanmadan ve küstürmeden bakar. Sanki uğraşır sinir etmek ister gibi. Meydan okur o bakış o gülüş ve o gözler. Yaramaz bir bıcırığın hınzır cesareti gibi. Tam bir deliydi. Elinde ateşle gezen küçük bir kundakçıydı. O bir melekti. Kalbime aktı da aktı. Aşkın gözleriydi o gözler. Gerçek aşkın. Zamanı aşar, zamansız. Bilinen her şeyin ötesinde. İlk şey. O ilk şey işte aşk. Benim bildiğim anladığım ve üzerine düşündüğüm en yoğun şeydi aşk. Ve o gözler. Ah o gözler, ah o çekincesiz aşk bakışları. Gece gündüz beni kara kara düşündüren. Benimle uğraşıyordu. Beni sinir ediyordu. Biliyordu da biliyordu. Anlıyordu o bakışlar. O bakışlar ve o gözler hissediyordu. Tutkuyu ve azabı. Çektiğim çileyi ve onu çekmenin bedelini. İçimdeki öfkeyi, acıyı ve kaybı. Gözlerime bakıyordu ve beni görüyordu. Ruhumu, çırılçıplak. Tüm o ikilemleri, bozukluğu ve çarpıklığı. Görüyordu ve gördükleri hoşuna gidiyordu. Benim ruhum onun hoşuna gidiyordu, onu eğlendiriyordu. Benimle oyun oynamak istiyordu. Benim ellerimi tutmak ve dans etmek istiyordu. Kızgın küskün bir çocuğu barıştırmak istiyordu. Yuvarlak kadın. Kalp suratlı. Ah be azeri. Düşünmeye doyamadığım kadın. Bana şarkılar söyleyen kadın. Bana şarkılar söyleten kadın. Bakmaya doyamadığım, koklamaya doyamadığım. Bildiğim en güzel şey. O şarkıyı illa söyleyecektin değil mi? Kalbime oturdun kalkmak bilmiyorsun. 2 yıl oldu. Caddelerde rüzgarmış... Bana ne yaptığını biliyor musun? Sen benim herşeyim oldun. Kalbimin neşesi mutluluğu huzuru oldun. 


Bana beni bırakma dedi. Onu bırakmak istemiyorum. Kalbimde. Her zaman kalbimde. Seni hep kalbimde taşıdım. Ne kadar ağır olursa olsun. Ne kadar acı verici olursa olsun. Seni hep kalbimde taşıyacağım. Sonsuza kadar.

26 Eylül 2024 Perşembe

On the sky

I know how to run a marathon. I know how to paint. I know how to make a great chess move. I know how to speak english. I know how to speak spanish. I know how to play a guitar. I know how to make a woman kneel. I know how to rule an army. I know the words. I know the tales. 


Who the fuck am I? 

Am I those things?

I am those things. I gave the effort. I gave the time. I gave the thought. 

I am the greatest fucker.  

I did the mistakes and I suffered. 

I fell into the pit and I crawled in the mud. 

I decided to get the fuck out and I bleed along the way.

I got sick and I fell ill. 

I will light a fire and I will guide in the dark. 

I will burn in the fire and I will be the light. 

13 Eylül 2024 Cuma

Umursamazlık

Kapalı kapılar arasında kapalı bacaklar. Açılacak göğüs ve gök. Yağmurlar ve ıslaklık. Hep toprak, hep toprak. Burada küçük şeyler yazıyorum. Küçük şeyler önemlidir. Pis ve aşağılık şeyler yazıyorum, onlar da önemlidir. Yüce ve büyük şeyler yazıyorum, eh onlarda önemli olmalı ki yazıyorum elbet. Şimdi bir orospu hayal ediyorum ki o orospunun göğsünde hep pis bir dil dönüp duruyor. Ying yang misali. Şahlanan atlardan kim düşerse onun üstünedir vebali. Varacağımız yer aynı ayna ayin ahlaksız bir pislik çukuru. Kim şahit olmak ister ki doğup bu rezalete. Can çekişmek için doğmuş milyonlarca can. Bir türkü var aklımda tam başlayacağım anda unutuyorum sözlerini. Her zaman ve her yerde. Ben buradayım. Ben yine yeniden. Tutunacak bir dal arıyorum her yer diken. Yeni bir tohum dikmek gerek o zaman. Bozsun bu dikenliği güllüğe çevirsin. Ah. Pardon. Güllerde dikenliydi değil mi? 

22 Ağustos 2024 Perşembe

Emin'e

 Zeki olmak o kadar da iyi birşey değil. Zeki olduğunda egon da o kadar büyük oluyor. Egon büyük olduğunda da o ego hep sana engel oluyor, seni aşağı çekiyor. Yıllarca herşeyi herkesi küçümsedim. Bu durum hep beni aşağı çekti. Mesela spor yapmadım. Neden? Spor yapanlar beş para etmez pezevenkti. Spor yapmak saçma sapan bir uğraştı. Spor yapmanın ne gereği vardı? Ben zaten mükemmeldim. Ben zaten yeterince iyiydim. Spor yapan insanlar yeterince iyi olmadıkları için spor yapıyordu. Spor yapanlar spor dışında başka bir bok bilmeyen aptallar oldukları için spor yapıyorlardı. Böyle aşağılayıcı, kibirli ve egoist bir açıdan bakıyordum spora ve sporculara. Sonra sporun faydalarını öğrendim. Araştırdım. Psikolojim çok kötü bir noktaya geldiğinde ise koşmaya başladım. Sanki refleks gibi. Vücudum sanki koşmamı emrediyordu. Beni kurtarmak için. Bilinçsizce fazla üstüne durmadan ve düşünmeden koşmaya başladım. Akşamdan karar verdim ve sabah erken bir saatte çıkıp koşuya başladım. İşte o zaman anladım. Koşmanın ve spor yapmanın ne kadar zor birşey olduğunu ve o hakaret edip üstten baktığım insanların ne tür bir yükü taşıdığını. Yük ağırdı, spor yapmak ve koşmak zordu, hemde çook zordu. Yine de yılmadan devam ettim. Ve spor yapmaya devam ettikçe spora ve sporcuya olan saygım gitgide arttı. Spora minnet duymaya ve sporu tutkuyla sevmeye başladım. İşte o (güya büyük dediğim) zekam yüzünden doğan egom beni spor denen o büyük nimetten yıllarca böyle alıkoydu. Zeki olmak iyi güzel ama her güzel şeyin içinde birde kötülük var, bir tür zehir. Ying yang gibi. Zeki olmak içinde büyük bir zehirle geliyor. Kibir ve ego denen bir zehirle. O kibir ve ego ise senin atıcağın her türlü adımı köreltmeye çalışıyor. 

8 Temmuz 2024 Pazartesi

Thoughts

 Bir kızın gözlerinde. Yarı aralanmış dudaklar. Güneş sapsarı tepede. Sarışın bir kızın saçları misali dökülüyor saçakları başımdan aşağı. Bir çocuk boyamış gibi göğü ve bulutları. Bulanık bir hatıra gibi geçiyor günüm.


Silüetler görüyorum ateşin oluşturduğu şekiller misali. Karanlığın ortasında sessiz ve sonsuz bir meditasyon içinde. Dar, küçük, kapalı ve karanlık bir odanın içinde. Dışarıda kar yağıyor ve ben sonsuzluğun içine bakıyorum. Derin bir kuyudan içeri bakar gibi. Gecenin köründe bir derenin akışını izler gibi. Saçlarımda saçaklanıyor karlar. Gözlerim hala ateşte. 

4 Haziran 2024 Salı

Maraton Hikayesi

 







MARATON









Bölüm 1 - İnsanlar


Traş oluyordum, bir yandan da aynaya bakıp yalan söyleme pratiği yapıyordum. Bunun asıl sebebi yalan söyleme konusunda ne kadar berbat olduğumu düşünürken banyonun ışığının hafifçe kararmasıydı, bunu bir işaret olarak yorumladım. Diğer sebebi ise yalan söyleme konusunda gerçekten berbat oluşumdu, ve çağ yalan söylememi emrediyordu. Yalan söylemekten nefret ediyordum, ve yalan söylediğimde de sanırım mimiklerim ve vücudum istemsizce buna tepki veriyordu. Bunu en son kız arkadaşımla vakit geçirdikçe daha da iyice kavradım, çünkü her yalan söyleyişimde kafasını hafifçe aşağı eğip bana hafif gocunmuş şekilde bakıyordu ve hisleri çok kuvvetli olduğundan yalan dedektörü gibi birşeydi. Bu yüzden ona yalan söylemekten vazgeçmiştim. Bazı şeyleri hafif dolambaçlı söylüyordum ama kesinlikle yalan söylemiyordum. Sanırım bu yüzden de ilişkimiz çok iyi gidiyordu ama yine de ayrılmıştık işte. 


Aynaya bakmış kendi kendime 5 kez “Ben pembe bir filim” demiştim. Mimiklerimi kontrol ediyor, gözümde ki ve ağzımda ki anlatımı ve ifadeyi ölçüyordum. Ciddi şekilde yalan söylemek inandırıcı gelmemiş olacak ki, 2. Ve 3. Söyleyişimden sonra, kendimi sevimli ve neşeli bir ruh haline sokarak yalan söylemeyi denedim. Öyle yapınca daha inandırıcı oldu. 6. Kez “Ben pembe bir filim” diyecek oldum ki, söylediğim yalanın çok dandik bir yalan olduğunu düşündüm. Daha iyi bir yalan uydurabilirdim öyle değil mi? Neden ilk aklıma pembe bir fil gelmişti acaba? Neden kendime pembe bir fil olduğum yalanını söyleme ihtiyacı duymuştum? O lanet kitap yüzünden olabilir. Daha oturaklı güzel bir yalan söylemeyi düşündüm ama iyi birşey yumurtlayamadım. Yalanlarım “Kırmızı köpekleri severim”, “En sevdiğim yemek brokolidir”, “Turuncu en sevdiğim renktir” gibi yüzeysel konular üzerinde dolandı durdu. Yalanı sevmediğim için doğru düzgün kompleks bir yalan bile uyduramıyordum, halim perişandı, katedilecek çok yol, aynaya söylenecek binlerce yalan vardı. Bunun gibi birkaç yalan daha dizdikten sonra, “Bu yalanlar gerçekten yalan mı?” diye düşünmeye başladım. Aynadaki adam sanırım beni ikna etmeye başlıyordu veya yalanlarım gerçekten yalan değildi. 

Traş olmayı bitirdim, yüzümü güzelce yıkadım ve traş kolonyası sürdüm. Bir surat, bir insan. Sevimli gözleri var, ciddi bakışları var. 


Dün günümün çoğu, duşakabini temizlemek ve kararmış derzleri kazıyıp dolguyla tekrar doldurmakla geçmişti. Camlara sprey sıkıp fırçayla uzun süre fırçalamıştım, metal yerlerde biriken kurumuş kalıntıları çakımın ucuyla kazımıştım. Tüm bu işleri yapmak tabii ki belime pek iyi gelmedi, o kadar eğilip bükülmekten ve değişik pozisyonlarda durmaktan hem bacaklarım hem de belim ağırmıştı. Fakat sonuç mutluluk vericiydi. Duşakabinin o insanın içini karartan akıntılı, pis ve kara hali ortadan kalkmıştı. Çok fazla vaktimi almıştı ama uğraşmaya değmişti işte.


Sabah 20 kilometre koşmuştum. Koşmamam gereken bir 20 kilometre. Sabah tüm vücudum bana adeta koşmamamı emrediyordu. Pazar sabahıydı. Saat sabahın yedisi. Havaya baktım göz ucuyla, biraz soğuktu. Daha önce hiç 20 kilometre koşmamıştım. En uzun koştuğum mesafe 10 kilometreydi. Bir kaç gün önceden çantamı hazırlamıştım, içinde su ve protein barlar vardı. Maraton koşmak istiyorsam aşmam gereken bir engeldi 20 kilometre. Haftanın 4 günü 10 kilometre koşuyordum diğer günlerde ise yürüyordum, ara sıra da bir 5 kilometrelik koşu yapıyordum. Isınmalarımı yaptım, sahile çıktım. Kafamı boşaltıp koşmaya başladım, ilk 2-3 kilometre sonrası bir güzel ısınmıştım. Kafamda yüzde 10 koştum, yüzde 90 kaldı gibi saçma bir hesap yaptım, ardından da bu hesabı yapmamanın daha iyi olacağını düşündüm çünkü daha koşacağım çok yol vardı ve hesap yapmak gözümü korkutabilirdi. 5 km sonrası yavaştan vücüdum kırılmaya başlamıştı, hafif zorlanmalar baş göstermişti ama katlanılamayacak şeyler değildi doğrusu, benim gibi koşan başka insanlar görüyordum, vücudum ter içinde kalmıştı. 5 km sonrası geri dönüş yolunda ise oyunlar başladı. Vücudum ve zihnim bana durmam için baskı yapıyordu, bu durumlarda genelde aklıma 3-4 şey getiririm. Birincisi, pes etmediği için ölen insanlar. Sadece dursa, devam etmese, pes etse yaşayabilecekken, devam edip ölen insanlar. Bu insanlar benim en büyük motivasyon kaynağımdı. İkincisi ise ayakları ve vücutları deforme olmuş çok kötü şekilde yaralanmış atletler. Bu atletleri düşünürdüm ve vücudumun devam edebilmek için yeterince iyi durumda olduğuna inandırırdım kendimi. Üçüncü ise, sonsuza kadar koşacağım gerçeği. Dördüncü ve sonuncu düşünce ise maratona hazır olmam gerektiği. 


Durum şöyle ki benim inançlarım biraz farklıdır. Yaptığım ve gerçekleştiğim her eylemin sonsuz bir döngüde sürekli tekrar edeceğine inanıyorum. Yani her eylemim sonsuzluğa kazınıyor ve sürekli tekrar ediyor. Pes edersem, sonsuza kadar pes edeceğim, devam edersem, sonsuza kadar devam edeceğim. Acı çekmeye devam edersem, sonsuza kadar acı çekeceğim, Durup acı çekmeyi bırakırsam, sonsuza dek acı çekmeyi bırakacağım. Bu gibi şeyler işte. Bu düşüncemin temelinde evrenin big bang sonrası tekrar büzülüp tek bir nokta halini alacağı düşüncesi var. Tüm atomlar moleküller ve ıvır zıvırlar bir araya tekrar gelecek. Tek bir noktada buluşacak ve tekrar patlayıp big bang’i oluşturacak. Ben bunu bir kalp atışına benzetiyorum. Ve bu söylediklerimin sonsuz bir zaman sonrası, sonsuz bir döngüde gerçekleşmesinden bahsediyorum. Yani uzun sözün kısası bir sonsuzluk sonrası, ben yine aynı şeyleri yapıyor olacağım, sonsuza kadar. Bu düşünce nedense kafamı tamamıyla rahatlatır. Kendi kendime sonsuza kadar koşacağım bir önemi yok, yapmak istediğim şey bu derim ve koşmaya devam ederim. Bacaklarım kaskatı kesilir, ciğerlerime sancılar saplanır, tüylerim diken diken olur ama yine de koşmaya devam ederim. Kendimi motive etmenin bir yolunu bulurum düşüncelerim içinde.  


Koşmaya 6 yıl önce başlamıştım fakat sadece 1 yıl devam edebilmiştim. Tüm o zamanları hala hayatımın en güzel zamanlarından biri olarak hatırlarım. O zamanlar gündüzleri değil de geceleri koşuyordum. Fırtınalı bir gece koşmaya çıktığım günü hiç unutmam, çok felaket yağmur yağıyordu, rüzgar koşmamı engelleyecek kadar kuvvetli esiyordu. Uzaklarda şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, uzaklardan gelen ses yeri ve göğü titretiyordu. Bulutlar, çakan şimşekler ile, bir görünüp bir kayboluyor, gök adeta bir kazanın içi gibi kaynıyordu. Ben ise soğuğa, rüzgara ve bacaklarımdaki acıya, ciğerlerimdeki sancıya rağmen koşmaya devam ediyordum.


Koşmak benim için bir kurtuluştu. Hayatım berbattı. Kendimden nefret ediyordum, insanlardan nefret ediyordum. Hep sinirliydim, hep gergin, huzursuz ve rahatsızdım. Çocukluğumda bir koşu yarışına katılmıştım, 10 veya 11 yaşlarında olmalıyım o dönemler. Beden öğretmenimiz bütün çocukları koşturup en hızlı iki tanesini yarışmaya göndereceğini söylemişti. Ben çok mücadeleci ve kibirli bir çocuktum, sınıfta dersleri en yüksek olan 2. Çocuktum. Diğer çocukların algıları ve hayata bakışları dar ve sığ gelirdi bana. Hepsini kendimden aşağılık görürdüm. Hepsinin konuşmalarından ve hal hareketlerinden, benim gördüğüm ve algıladığım derinlikten yoksun olduklarını bir çırpıda anlardım. Ben, farklıydım, bu çoğu zaman iyi birşey değildir. Diğer çocuklardan ayrı dururdum, onlarla konuşmak istemezdim. Sadece tek bir arkadaşım vardı, onunla da doğaüstü olayları konuşur ve tartışırdım genellikle. Sonraları daha başka arkadaşlarım da oldu ama lise hayatıma kadar tatmin edici bir arkadaşlık yaşamadım. 

O koşu yarışında seçilen iki çocuktan biri bendim, fiziksel becerilerime çok güvendiğimden ve sırf aşırı mücadeleci olduğumdan diğer çocukları yenmeyi başarmıştım, daha iyi bir koşucu olduğum için değil. Yarışmaya katılmaya hak kazandım, ama ondan sonra ne antrenman gördüm, ne düzgün şekilde yönlendirildim. Böylece 5 kilometrelik yarış günü geldi çattı. Başlangıç çizgisinde düdük çaldı, ve ben bir aptal gibi 1 veya 2 kilometre boyunca tüm gücümle ciğerlerimde hava kalmayana ve bacaklarım kaskatı kesilene kadar koştum. Tabii ki, yarışı bitiremedim, tempolu koşmam ve tüm gücümü kullanmamam gerekiyordu, ama bu bana öğretilmemişti. Ben yolun kenarına yığıldım kaldım, ambulans geldi, kapısı açıldı ve diğer çocuğu da orada gördüm, benimle seçilen ikinci çocuk. O da aynı kaderden muzdaripti. Tüm bunların suçlusu tabii ki beden öğretmenim. Kadındı, şişmandı, umursamazdı, şuursuz bir hayat yaşıyordu, lak lak etmeyi seviyordu, boş muhabbetlerden keyif alıyordu. Ders vakti geldiğinde bize esneme hareketlerini kendisi bile yaptırmazdı. Esneme hareketlerini öğrettiği bir çocuk vardı, daire oluştururduk o çocuk ortaya geçer hareketleri yapar, bizde taklit ederdik. Esneme hareketleri bittiğinden topları getirir, kimine voleybol, kimine basketbol, kimine futbol topu verirdi ve tekrar zil çalıncaya kadar ortadan kaybolurdu. Turuncuya çalan çirkin bir sarıya boyanmış saçları vardı, sesi hafif çatlaktı, konuşma tarzı pişkin ve bayağıydı. Kadından nefret ederdim. Bizimle ilgilenmemişti, bizi savaşa hazırlıksız yollamıştı, kaybetmiştik ve ömür boyu bunun ağırlığını taşıyacaktık. En azından ben taşıyacaktım, diğer çocuğu yıllar sonra gördüğümde hayatından memnun bir hali vardı. 


İçimdeki bu kırıklık ve başarısızlık, maraton koşma hayalime doğum vermiş olabilir. Maraton koşmak benim için büyük bir şey. Öncelikle, çok zor, yani kesinlikle çok zor ve yoğun mücadele gerektiren bir iş. İlk kez maraton koşanları gördüğümde hayran hayran izlemiştim onları, o kadar uzun mesafeler boyunca koşabilmeleri aklıma ve hayalime sığmamıştı. Hatta 3 saat boyunca durmadan koştuklarına uzun süre inanmamıştım.


Şöyle ki, hayatım hep bazı cevapları arayarak geçti. Çocukken bile büyük filozofların geçmişte sorduğu soruları sorardım kendime. Hep korku, nefret ve sıkıntı içindeydim. Çocuk yaşta, bilgisizliğim ve cahilliğim yüzünden canım çok sıkılır, bilmediğim, anlayamadığım şeylerle karşılaştığımda, üzülür, öfkelenir, çaresiz hissederdim. Bilmek istiyordum, anlamak istiyordum, bu durum içimi sürekli kemiriyordu. Sürekli etrafa bakıyordum ve göremiyordum. Körlüğümün farkındalığı aşırı boyutlardaydı ve bu benim için büyük bir çileydi. Yıllar sonra, bilgi haznemi büyüttükçe, okudukça ve öğrendikçe, kendi kabuğumda biraz daha rahat eder oldum ama yıllar geçsede o bilgisizliğe ve cahilliğime duyduğum öfke ve hüzün içimde kaldı. Anlayamamak korkunç birşeydir, bilmemek, sebebini görüp üstüne düşünememek. Beyin korkunç birşeydir, üstüne atılan her türlü problemi çözebilecek korkunç bir makineyle donatılmışız fakat ya bu makinenin sensörleri bozuksa? Ya bu makine çalışmaya açsa ve bir köşede paslanıp çürüyorsa? Tek kelimeyle korkunç. 

Bu yüzdendir ki zihnimi ve düşüncemi, anlayamadığı zorlandığı durumları fırlatmayı ve çırpınıp duruşunu, en sonunda da bir şekilde bir yol bulup çıkışını izlemeyi seviyordum. Bu gerçek bir mücadeleydi. Yıllarca hep beynimi farklı işlerde ve düşüncelerde zorladım da zorladım, ama bir türlü tatmin olamadım ta ki kendimi fiziksel olarak ta zorlayana kadar. Beyin, vücudun bir parçasıdır, ona bağlı ve bağımlıdır. Kapasitesini de bir nevi o belirler. O yüzden, vücudumu geliştirmeye ve zorlamaya karar verdim. Bunu yapmamın tek sebebi bu değildi tabi ki, diğer sebeplerden bazıları, mücadeleyi sevişim, az önce anlattığım çocukluk anım ve sağlığıma dikkat ediyor oluşum.


Sağlıklı olmayı seviyordum. Hep sağlıklı kalmak istiyordum. Bir iş üstündeyken, vücudum ve aklım tam kapasiteyle sıkıntı çekmeden çalışsın istiyordum. Bazı günler uyanırsın, bir şeyler yanlıştır, kendini kötü hissedersin, kafan düzgün çalışmaz, hiçbir şey yapmak istemezsin. Bu durumdan nefret ederdim, bunun sebebi neyse yok etmek ve ortadan kaldırmak için düzen içinde yaşıyordum. Belli saatte uyanır, ısınma egzersizleri yapar, şortumu ve beremi takar, güneş daha doğmadan karanlıkta koşuya çıkardım. 10 kilometre koşu sonrası, terden sırılsıklam olmuş halde eve döner, üstümdekileri çıkarır, yarı çıplak halde 20 dakikaya yakın esneme hareketleri yapardım. Bu esnemeleri aksattığımda veya yapmadığımda vücudumda kitlenmeler olurdu, o gün koşsamda koşmasamda mutlaka esneme hareketlerini yapardım. Sonra soğuk duş alırdım, çünkü sıcak duş vücuduma ve zihnime iyi gelmiyordu. Sıcak duş sonrası kayış gibi gevşiyordum, hem bedenen hem zihnen, o yüzden sıcak duşları hayatımdan tamamen çıkarmıştım. Hava buz gibi olsada, su dondurucu soğuklukta olsada yaz kış demeden soğuk duşla yıkanıyordum. Yediğime içtiğime sürekli dikkat ederdim. Yağlı, şekerli ve hamur işlerinden kesinlikle uzak duruyordum. Nadiren de olsa tatlı yediğim oluyordu ama vücudumun verdiği kötü tepki yüzünden her seferinde yediğime pişman oluyordum. 


Hayatta her şeyin bir bedeli vardı. Çok çalışmam, istemediğim şeyleri tekrar tekrar yapmam gerekiyordu. Soğuk duşlardan nefret ederdim. Koşmaktan nefret ederdim. Şekerli ve yağlı şeyler yemek isterdim. Ödemem gereken bir bedel vardı ve bedel buydu. Her şeye rağmen devam ediyordum, bazen çok kötü günler geçiriyordum, yine de rutinime uymak için büyük efor sarf ediyordum. 


Çoğu insan bu tarz şeyleri anlamaz, saygı duymaz, sevmez ve bazıları da iğrenir. Eskiden sıkı çalışmaktan nefret ederdim, hatta iğrenirdim. Tek istediğim huzurlu ve mutlu bir hayat yaşamaktı. Her şeyi kolay yoldan elde etmek, tecrübelemek ve tüketmek isterdim. Hayat çiçekler ve böceklerdi, güzel kırlar ve hoş manzaralardı, öğleden sonra yapılan tatlı tembelliklerdi. Hep bana hoş gelen uğraşlarla meşgul olma peşindeydim. Bu uğraşların benim üzerinde ki etkisini pek düşünmeden geçirdim ömrümün büyük kısmını ve bu etki pek iyi olmadı, Dorian Gray misali. Bir insanın hayatında disiplin yoksa, özverili çalışma ve hedefe doğru sabit bir ilerleyiş yoksa o insan er yada geç çirkinleşir, çoğu zaman kendi de farkına varamaz bunun. Farkına varmasının tek yolu, korkunç bir efor vermek ve binbir türlü çileye göğüs germektir. Çoğu insan bunu yapmak istemez, kimse aynaya bakıp çok çirkinim birşeyler yapmam gerek demez. Büyük çoğunluğu çirkinliğin farkında bile değildir. Futbol maçları vardır, diziler vardır, filmler vardır, gece hayatı vardır. Belki  her insan daha iyi olmak ister, ama çok azı bu uğurda gerçekten herşeyini verircesine çaba vermek ister. Çok meşguldürler, odakları çok zayıftır, yapacak başka tonlarca işleri vardır.


Bundan 5-6 hafta önce mezarlığı ziyarete gitmiştim. Oraya gidişim de ilginçti. Normalde otobüslere biner yarım saate mezarlık durağına varırdım. O gün içimden yürümek gelmişti, evin ordan ortalama bir saatlik yürüme mesafesindeydi. O sıralar geceleri bol bol yürüyüş yapıyordum, o yüzden olsa gerek yürümeye karar verdim. Daha önce hiç yürüyerek o taraflara geçmemiştim. Durum şu ki, hep sahil tarafına çıkardım yürümeye. Şehrin iç kısımlarına doğru yürüyüşe çıktığım da olmuştu, bu yüzden evden çıkıp yürüyerek bir veya iki saate ulaşılabilecek her yere adım atmıştım fakat hiç çevre yolunun öteki tarafına geçmek aklıma gelmemişti, orada ne olduğunu merak etmemiştim, oraya geçip geçemeyeceğimi bile düşünmemiştim. Sanırım farkında olmadan kafamda bir sınır koymuştum şehrin o bölgesiyle ilgili. Üst geçitten geçip şehrin o bölgesine geçtiğimde, daha önce hiç ayak basmadığım topraklara ayak basmıştım, önüme yürünecek yeni ufuklar çıkmıştı. Çok ilginç bir histi bu doğrusu, Kolomb Amerika'yı keşfettiğinde de böyle mi hissetmişti acaba? Yeni bir kıta keşfetmek isterdim doğrusu, fakat ne yazık ki hepsi kaşifler tarafından keşfedildi ve uzaya gönderilmiş uydularla bir güzel tarandı ve haritalandı. Halim komikti doğrusu sağa sola hayran hayran bakıyor, “buralarda gezip görülecek neler var acaba?” diye düşünüyordum. Aslında doğada gezmeyi severdim ama şehirlerinde kendine ait hikayeleri ve bazı karakteristik kıvrımları oluyordu. Eski terk edilmiş bir apartman, ana yola bağlanan daracık bir sokak ağzı, hikayeler ve insanlar. Şehrin her bölgesinde yaşayan insanlar vardı ve her bölgenin de kendine özgü bir derinliği ve hikayesi vardı. Şehirlerde hoşuma giden yerler ise bana değişik bir hikaye anlatan yerlerdir genelde. Bu yerler de hep eski binalar, dar sokaklar ve küçük çocuklar barındırır içinde. Karşı tarafa geçtikten sonra iç kısımlara daldım ardından çok hoşuma giden dar bir sokaktan ana yolun tekine çıktım. Ana yolu tuttura tuttura da mezarlığı buldum. Mezarlığı o açıdan ve uzaklıktan görmek tuhafıma gitti, çünkü otobüsle gittiğimde hep aynı yerde iner, orayı hep aynı açıdan görürdüm. O seferki gidişimde sanki bambaşka bir yere gitmiş gibiydim, bunda yürümemin payı da büyük. Bir yere arabayla gitmek ve yürüyerek gitmek arasında dağlar kadar fark vardır. 


Abimin mezarını görmeye gitmiştim ama tek sebep bu değildi. O gün içimde bir sıkıntı vardı, herkesten ve herşeyden uzaklaşıp hiçbir sesin, hiçbir insanın olmadığı bir yere gitmek istedim, ölüm gibi hani. Evde de durmak istemedim, evin içi tamamen sessiz olsa bile korkunç bir gürültü varmış gibi geldi bana. Çıkıp dışarıda bir yerlerde bir tür sessizlik aramak istedim. Mezarlık aklıma gelen tek yer oldu, mezarlıkta pek ses yoktur, insanlar bağırıp çağırmaz, tabii biri o gün gömülmüyor ise. Mezarlık şehrin ortasında bir yerlerdeydi ama ağaçlarla kaplı olduğundan şehrin gürültüsü tam orta yerlerine ulaşmıyordu, tabii bir yerlerde inşaat yoksa. Ordaki ağaçları ve uzun yıllarca bozulmadan kalmış bazı şeyleri de seviyordum. Bu şeylerden biri ölümdü tabii ki, asırlar geçmişti ama ölüler hala ölüydü, ölüm hala ölümdü ve mezarlık hala mezarlıktı. 


 Abimin mezarına doğru ilerledim. Ben doğmadan önce ölmüştü, sarılıktan. Bana kan bağı olarak en yakın ölen kişi o, diğer herkes yaşıyor. Bebekken ölmüş, hayatının başlangıcında. Onun mezarına doğru ilerlerken oralara gömülmüş olan yüzlerce insanı düşündüm. Bazı insanların mezarları süslü püslüydü, dikkat çekici yanları vardı. Bir kaptanın mezarında çapa heykeli vardı ve çerçevesi bir iskelenin korkuluklarını andıran şekilde yapılmıştı. Kenar köşeye atılmış bir plastik şişe buldum, içine mezarlıktaki bir çeşmeden su doldurdum ve sağda solda 5 metre altta yatan kemikleri gözümün önüne getirmeye çalıştım. Abimin mezarının başına ulaştığımda tüm duygu ve düşüncelerim, fırtınalı bir denizin, bir anda çarşaf gibi dümdüz olmasına benzer bir şekilde sakinleşti. Mezara su döktüm, bir iki dua okudum ve karşısına geçip oturdum. Genelde abimin mezarında, o yaşasaydı ne olurdu, yaşasaydı nasıl bir insan olurdu gibi şeyler düşünürüm. O gün yine böyle şeyler düşündüm. Ağaçları ve rüzgarı takip ettim. Kafamdaki tüm düşünceleri boşaltıp sadece hislerime odaklandım ve fena bir rüzgar ağaçların arasında savrulup gitti. Uzunca bir süre oturup kesik kesik abimle muhabbet ettim, tabii ki cevap vermiyordu, ama ben zaten cevap vermesini beklemiyordum. Kelimeler hep yetersizdi, özü aktarmak konusunda beceriksizdi, ne anlatmak istesem ağzıma tıkanıyor kesik ve noksan kalıyordu. Yinede yaşadığım hayat boyunca bildiğim anladığım ve algıladığım ne varsa tüm derinliğiyle ona o an hepsini aktarmak istedim.

Bir süre sonra kalktım ve çıkışa doğru yöneldim, ama birşeyler beni mezarlığın içinde kalmaya itti. Bu belki mezarlığın huzurlu havasıydı yada sadece sessizlik ve ağaçlar hoşuma gitmişti. Başladım mezarların arasında dolaşmaya, gördüğüm bebek mezarlarının başında hep dua ettim. Çok fazla gömülü insan vardı. Hepsi doğmuştu, belli bir müddet yaşamıştı ve ölmüştü. Ne görmüşlerdi? Ne anlamışlardı hayatları boyunca? Hangi işte, hangi koşullar altında saatlerce çalışmışlardı? Buna benzer onlarca soru sora sora dolandım da dolandım. En sonunda çok sevildiği anlaşılan bir annenin mezarına geldim, onun yakınlarında oturdum. Çocukları anneleri için güzel bir mezar yaptırmışlardı. Mezar taşına annelerini öven, ona bağlılıklarını ve sevgilerini dile getiren sözler yazdırmışlardı. O anneyi düşündüm bir süre, mezar taşından anladığım kadarıyla gerçekten iyi bir anneydi ve çocukları için elinden geleni yapmıştı. Sonra başka bir tarafta da talan edilmiş, taşı parçalanmış, çerçevesi kırılmış bir mezar gördüm. Belli ki birinin işiydi, ölen kişiye çok büyük garezi olan birinin işi. Bunu yapan herifi tiksintiyle düşündüm. Bir insana garezin olabilir, sana çok kötü şeyler yapmış olabilir, belki hayatını mahvetmiş olabilir ama bu nefreti ve öfkeyi içinde sürekli taşımak ve o kişi öldüğünde gidip mezarını parçalamak gerçekten mide bulandırıcıydı. O manzaraya bir süre mide bulantısıyla ve tiksintiyle baktım. Sonra tüm düşünceleri kovdum kafamdan uzunca bir süre düşüncelerim yerine hislerime odaklandım. Hissetmeye çalıştım onca yaşayıp ölen insanın hayatını. Yaşam neydi? Ben kimdim? O an birden bire sinirlerim bozuldu. Oturduğum yerden kalktım ve nefretle etrafıma bakındım. Çok çirkin bir manzaraydı. Küflü, yosunlu ve çamurlu mezarlar. Ölüm çirkindi, ölüm anlamsızdı. Ölüm sıkıcı ve bunaltıcıydı. Orada hiçbir şey yoktu, hiçbir şey. Yaşama odaklanmalıydım. Ömrüm geçiyordu, beş yıl sonra nerede olacaktım? Peki ya on yıl sonra? Acınası ve sıkıcı bir hayat yaşayıp bu sıkıcı yere geri mi dönecektim yani? O gün çok çalışmaya karar verdim. O mezarlıkta ki insanlar gibi olmayacaktım. Ortalama, dandik, iş, ev ve televizyon, eğlenceler arasında gidip gelen bir hayat yaşamayacaktım. Köpek gibi çalışıp bir şeyler başaracaktım. Başaracağım şey neydi ve niye başarmam gerekiyordu, bilmiyorum ama o lanet mezarlık üzerimde korkunç bir etki bıraktı.O gün oralarda sadece bir iki saat harcamış olmalıyım ama o bir iki saat beni çok derinden etkiledi. Ölüm nedir ve benim buna bakış açım nedir? Bunları sorarken yaşama dair de cevaplar da veriyordum kendi içimde. İlerleyen haftalarda mezarlığın etkisini üzerimde daha da yoğun şekilde hissedecektim.


Hayat bir mücadele, eğer mücadele yoksa bir hayatın içinde o hayat anlamsız ve değersiz. Büyük bir mücadele vermeye karar verdim, kendime karşı. Bu mücadele ömrümün sonuna kadar devam edecek. Bu mücadelenin içeriği bedensel ve zihinsel. Bedenimi ve zihnimi hayatımın sonuna kadar zorlayarak görmem gereken şeyleri görmeli, almam gereken cevapları almalıyım. Görmem gereken şeyleri bilmiyorum, almam gereken cevaplar da nedir pek bir fikrim yok. Bunlar sözlerin ve anlamların dışında şeyler, anlatmak kolay değil. Fakat hayattaki tek anlamlı şey bu. Çabalamaya ve uğruna yaşamaya değer tek şey bu. Sıkı çalışmak, her şeyini vererek bir amaca doğru yürümek. Bu çerçevenin dışında kalan her şey bir tür boş uğraş ve zaman kaybı. Her insanın kendine göre bir mücadelesi var, bla bla. Mücadele sınırların ötesine geçmek için verilen ölüm ve kalım arasındaki yerdedir. Bunu anlamak güç, o noktada olmak güç çünkü eğer o noktadaysan kafan doğru düzgün çalışmaz düşüncelerinin bir anlamı veya ifadesi olmaz, hislerinin bir değeri ve önemi kalmaz. Gerçek mücadele yapabileceğinin ve yeteneklerinin daha fazlasını yapmak için her gün çaba vermektir. Bu akıl almaz bir durum elbet, çünkü bir insan nasıl bir karadeliğin gizemini çözebilecek kadar zeki olabilir? Nasıl 600 kiloluk ağırlıkları kaldıracak kadar güçlü olabilir? Nasıl imkansıza ulaşabilir? Cevaplar oralarda bir yerlerde, mücadelenin içinde bekliyor, ölüm ve kalım arasındaki o özel noktada bekliyor. Ben kimim? Neden buradayım? Kolektif ve bireysel bir çabanın ürünü günümüz dünyası. Kendi sınırlarını aşmak için korkunç mücadeleler vermiş birkaç insanın omzunda taşınıyor insanlık. Herkes yaşıyor ve ölüyor. Her yerde bilindik hikayeler, kafanızı nereye çevirirseniz aynı pembe dizi oynuyor. Aşklar, hüsranlar, başarılar, dramlar, kayıplar ve kazançlar. Bunlar insanı insan yapan şeylerdir ve hepside kendi içinde bir tür devinim gerektirir fakat gerçekler orada değildir, cevaplar orada değildir. 


Uzun sözün kısası çok çalışmaya karar vermiştim. Çok çalışmak hayatta anlamlı olan tek şeydi. Uzun yıllar boyunca pek çok düşünceye bağlanıp kalmıştım, çoğunda vazgeçmiştim fakat sıkı çalışmak başka birşeydi. Uzun zaman sonra hayatımda ilk defa ayaklarım yere basıyordu ve bu korkunç bir histi. Çünkü sürekli bir eziyetin içinde bulmuştum kendimi. Şöyle ki eskiden tembeldim, felaket halde tembeldim. Çok çalışmak vücudumdaki tüm devreleri alt üst ediyor beni korkunç bir ruh haline sokuyordu. Bu depresyon gibi birşey değil, daha çok yorgunluğun verdiği tükenmişlik hali. Kendimi günden güne korkunç bir şekilde tüketiyordum. Kendini bu kadar zorlamak, kendine eziyet etmek dışarıdan bakıldığında acınası ve üzücü gelebilir ama ben çölün ortasında vaha bulmuş bir bedevi gibiydim ve bulduğum bu vahadan kana kana su içmeye doyamıyordum. 


Bazı günler çok kötü geçiyordu, güllük gülistanlık değildi işler. Acı çekiyordum, düpedüz kendime eziyet ediyordum. Bacaklarım kaskatı kesiliyor, adım attığımda canım yanıyordu. Saatlerce çalışmaktan başıma ağrılar saplanıyor, uykusuz ve sinirli oluyordum. Tüm bunlarla başa çıkmanın ufak tefek yollarını bulmuştum tabii. Yaptığım meditasyonlar, aldığım soğuk duşlar ve yatmadan önce günlük yazıp düşüncelerimi toplamam bana oldukça yardımcı oluyordu. Neden bunu yaptığımı hergün düzenli ve sistematik şekilde hatırlatıyordum kendime. 


Daha önceleri de kendimi disiplin altına almak için korkunç mücadeleler vermiştim, ama hiç biri bu kadar yoğun ve meşakkatli değildi. Artık bütün günümü bu işe veriyordum. Disiplin altında yaşamaya ve sürekli çizginin üzerinde yürümeye. Her gün bunu başarmam imkansızdı elbette. Bazı günler elimde olmayan sebepler nedeniyle başka işlerim çıkıyor, bir yere gitmem gerekiyor, bir şeyler yapmam gerekiyor, o yüzden hem rutinlerim aksıyor hemde gün içinde yapmam gereken çoğu şeyi yapamıyordum. Bazı günler uyuyakalıyor, sabah erkenden koşamıyordum, onun yerine öğlen veya akşam koşuyordum. En önemli rutinlerimden bazıları şunlar; yirmi dakikalık meditasyon, beş dakikalık hatırlama, otuz dakika yazı yazmak, günlük yazmak, on beş sayfa kitap okumak. Bunlar önemliydi, bunları yapmadığımda geriye düştüğümü hedeften şaştığımı hissediyordum. Özellikle bazı şeyleri unutmamam sürekli hatırlamam gerekiyordu. Hergün kendime soruyordum, ben kimim? Niye buradayım? Biraz kıçı kırık gelebilir ama bu sorular çok derinime işlenmişti, benim için hayati bir derinliği olan sorulardı bunlar. Verdiğim cevaplar günden güne eylemimden eylemime değişebiliyordu, ama sorunun çerçevesi ve cevabın içeriği genelde hep aynı şeyle bağlantılıydı. 


Geçen gün annemi dişçiye hastaneye götürdüm. Evimiz apartmanın beşinci katında, inmek çıkmak benim için olmasa da annem için dert. Her merdiven inişinde yavaş yavaş iner, ağlar, sızlar oflayıp puflar. Geçen gün koştuğum için bacaklarım pertti. Merdivenleri inerken, ağrı sızı içinde indim yani annemle empati yapma fırsatı buldum. Kahvaltı yapmadan çıktık evden, hastane acayip kalabalıktı bekle babam bekle. Hem uykusuz, hem yorgun, hemde açtım ama nedense pek dert etmedim hiçbirini, hatta bu durum gün boyu umrumda bile olmadı. Binanın bir tarafı tamamen pencerelerle kaplıydı ve pencerelerle kaplı olan taraf boylu boyunca lobiydi. Lobide beklerken gelen geçen kadınları kontrol ettim göz ucuyla. Çok hoş kadınlar vardı, hoş kadınlar gördüğümde nedense onları çağlar öncesine atfederim. M.ö. 500 yılından kalma bir kadın gördüm mesela. Simsiyah saçları, çok güçlü ve sağlam gözüken bacakları vardı. Kalçaları iriydi ve doğurgandı. O kadından nedendir bilinmez pek etkilendim, saçlarını örgü yapmıştı. Kim bilir kaç asırdır onun gibi kadınlar gelip geçmiş, sevişmiş, doğurmuş ve yaşam mücadelesi vermişti. Bacaklarındaki gücü ve kalçalarının iriliğini bu yaşam mücadelesindeki başarısına yordum. Ataları çok çalışmıştı besbelli. Genetik havuzundaki bireyler, anası, anasının anası, anasının anasının anası, tarlalarda ve yataklarda uzun ve yorucu saatler iş görmüş olmalıydı. O kadının o sağlam kalçalarına ve güçlü bacaklarına bakarken hep bunları düşündüm durdum, aklım o saç örgülerine dolandı durdu. Bembeyaz teni ve çok hoş bir boynu vardı. Yüzü sert ifadeliydi, kaşları da saçları gibi koyu karaydı. 20lerinin başında olmalıydı, tam yoğun işler görmeye müsait yaşlar. Doğal seçilimi düşündüm, o güzel sert bacaklar ve iri kalçalar uzunca bir süre daha yaşam mücadelesi verecek gibiydi. 


Mart ayıydı, uzak bir güneş azıcık ta olsa ısıtıyordu lobiyi. Pencerelerin önüne gittim, güneş öyle bir açıyla vuruyordu ki tüm lobiyi ışık seline boğuyordu. Pencelerden bir açıktı, içerisi çok kalabalık olduğu için bunaldığımdan, biraz hava alıp vücuduma güneş yedirmek iyi geldi. Orada kıpırtısız, o tatlı serinliğin ve ısıtıcı güneşin keyfini çıkardım. O kadar dalıp gittim ki nerede olduğumu kısa bir süreliğine unuttum.  




Her sabah yapılacak onlarca işe uyanıyordum. Önümüzdeki 10 yıl boyunca meşguldüm. Çok fazla işim vardı, benim istediğim de buydu, çok fazla iş. Çok çalışmak istiyordum, başarmayı bir ölçüt olarak alacaktım. Başarmak o kadar da umrumda değildi, fakat çalışmamın kalitesini yüksek tutmalıydım bunun içinde başarıyı ölçüt olarak kullanıyordum. Tek istediğim çalışmaktı, kendimi tüketmek, sürekli gelişmek, anlamak, durmadan ilerlemek. Hayatta diğer herşey anlamsız geliyordu. Bir aydan biraz daha uzun bir zamandır böyle yaşıyordum, bu bir ay boyunca hiç keyfi işler yapmamış hep işle meşgul olmuştum. Bu yüzden olacak ki geçen gün parka gidip bir on dakika güneşlendiğimde yaptığım şey çok tuhaf geldi. Uzun zamandır oturup dinlenmediğimi, dinlenmeye veya keyif almaya odaklı işlere hiç zaman ayırmadığımı keşfettim. O lanet parkta oturup güneşin bir güzel tadını çıkardım, hava çok güzeldi. Güneş içimi ısıttı, renkler ve hava duyularımı açtı. Çok çıplak bir şekilde izledim herşeyi orada öylece. Gelen geçeni, denizi, palmiyeleri, otobüsü, kafeyi. Sonra gelip geçenlerden biri keyfettiğimin farkına varmış olacak ki bana laf attı, “oh güzel yer bulmuşsun”. Salak salak sırıttım bu lafa, içimden geçenleri kelimelere dökmüştü bu yabancı. Yürüyüp geçip gitti. Bende ne kadar güzel bir yer bulduğumu düşünüp mutlu olmakla geçirdim kalan süreyi. Tüm bunlar çok çocukçaydı, çok saçmaydı, basitti ama beni mutlu etmişti. O parkta, o bankta oturmuş, tam anlamıyla, ruhsal ve bedensel biçimde keyfetmiştim, belki kısa bir süreliğine de olsa yerimi bulmuştum. Ottis redding’in şarkısı aklıma geldi sonra; sittin’ on the dock of the bay, wastin’ time… 


Mutlu olmak umrumda değil, huzurlu olmak umrumda değil, tek istediğim öz ve anlam. Tutunacak bir şey. Ne mutluluk tutundurabilir beni bu hayata ne de huzur. Zevk ve eğlenceler de tutamaz beni burada. Beni burda tutabilecek tek şey sıkı çalışmak, anlamak, öğrenmek, gelişmek ve sınırlarımı zorlamak. Bunlar dışında hayatta hiçbir yerde bir öz ve anlam bulamadım. Uzun yıllar hep zevkte, eğlencelerde, mutlulukta ve huzurda aradım birşeyleri. Çöpleri karıştırıp durmaktan başka birşey değildi bu. Hayatım boyunca çöpleri karıştırıp durdum. Yalan değil yine kayda değer önemli şeyler bulmuştum ama çöp, yine çöptü ve ben yine çöplükteydim. 


Çalışmak, sürekli her saniye herşeyini vermek zor. Kimse orada olmak istemez, kimse çok çalışmak istemez, kimse sınırların olduğu o çirkin yere gitmek istemez. 


Sabun kaydı elimden düştü yere. Duş alıyordum, hava soğuktu, su soğuktu, banyo soğuktu, oda soğuktu, sıcak hiçbirşey yoktu. Sabunu kavradım, elimden kayıp tekrar düştü. Sonra kendimi geniş bir ovada buldum, hafif bir yokuş vardı, güneş altın bir tepsi gibi parlıyor, tüm tarlaları ve ovayı ışığa boğuyordu. Her yer ve her şey sarıydı, güneşe bulanmıştı, sıcacıktı. Durdum sakince, sakin sakin nefes alıp verdim, hiç kıpırdamadan. Göz kapaklarımı yarıladım, altın altın başaklara ve buğdaylara baktım, yer yer yeşil yeşil çimenler vardı yolun kenarında, uçuk yeşil tonunda bitkiler ve doygun tonda yeşil çimenler. Toprak, Van Gogh’a aitti. Toprak yolun üstündeydim, güneş tam tepede, her şeye eşit düşüyordu. Toprak cayır cayır yanıyordu ama kuru gözükmüyordu nedense. Bej rengiydi toprak, kum gibi. Ve tuttum sabunu, kavradım sıkıca. 


Alışverişe gitmiştim, hafta içiydi. Alışverişe gitmeyi seviyorum bunun iki sebebi var. Birincisi kasiyer gizem. İkincisi kasiyer gülay. Ballı süt karıları, onları bala bulayıp bulayıp yalamak istiyorum. Tadları damağıma yapışsın orda kalsın istiyorum. Onları yavaşça öperek, koklayarak soymak istiyorum. Külotları beyaz olsun, o külotu yavaşça o güzel kalçalardan çekip çıkarmak istiyorum. İkisiyle beraber yatağa girmek, çırılçıplak. Gizemi altıma almak istiyorum, gamze bembeyaz süt gibi çok güzel bir kadın. 

Sonsuz zamanım yok, yatacağım zaman belli kalkacağım zaman belli ve bu zaman aralığı içinde yapmam gereken işler belli.


Bahsetmeye değer şeyler. Nedir bu şeyler? Bir sancı mı kalbe vurup aklı perişan eden, yoksa bir söz mü asırlar öncesine ve sonrasına hitap eden. Bahsetmeye değer şeyler. İnsanlar ve hayatlar. Sonra görmek, sonra bilmek ve sonra anlamakta var tabi. Nerede mücadele? Nerede ter, kan ve gözyaşı? Nerede umutsuzluk? Kim hırsız, kim çaldı geceden Ay’ı? Sen ve ben. Bir alışveriş, değiş-tokuş. Sözlerin yok, sen de yoksun, belki öldün, haberim yok. Çarkın çeviremez, düşüncen erişemez ama ben senin kalbini bilirim, o mu çekti çileyi?


Bir ormandaydım, yüce yüce ağaçlar ve güzel kokular. Misal bir ormanda kayboluş hikayesi anlatıyorum, ama anlattığım şey aşktan çektiğim acılar. 


Bağımlıydım, bundan bahsetmek bile utanç verici. 3 yıldır mücadele veriyordum. Çok zor zamanlardan geçmiştim, onlarca kere kendimi öldürmeyi düşünmüştüm, hayatım perişandı. Bu durumum bana bazen komik, bazen de acıklı geliyordu. Hiç pes etmezsem kazanacağımdan emindim, ama üç yıl olmuştu. Neyi değiştirmem gerekiyordu, neyi eksik yapıyordum, nerede kusurum vardı? Çok çalışmam gerekiyor, her deliği tıkamam gerekiyordu. 


Sözlerin, kelimelerin bir anlamı yok. Hepsi bıdı bıdı. Havaya karışıp gidiyor. Misal bir deprem kopuyor zihnimin derinliklerinde. O kadar şiddetli bir deprem ki kırıp geçiriyor, yer kabuğunu paramparça edip içinden lav püskürtüyor. Bu deprem çok derinde bir yerde ve çok uzaklarda bir yerde. Atlantik okyanusunun karaya en uzak, en ücra köşesinde bir yerde mesela. Benim bile haberim yok böyle bir depremin varlığından, o kadar uzaklarda kopuyor ki bu deprem, oluşturduğu tsunamiler sadece ufak tefek dalgalar şeklinde ulaşabiliyor en yakın kara parçasına. Ben biliyorum, ben bilirim, diyeceğim odur ki, bir deprem kopuyor uzaklarda bir yerde. Her yer yeşil, yemyeşil lakin sarsıntılar kulağımda. 


Mücadelemle ilgili saatlerce konuşabilirim ve tek bir şey anlamazsınız. Sonuçta anlattıklarım sadece kelimelerden ibaret. Anlamak istiyorsanız sabahın beşinde uyanın ve 10 kilometre koşun. Aç karnına, berbat bir ruh halindeyken. Orada kelimelerin ötesinde şeyler var. Azimmiş, mücadeleymiş… Çabaymış, çalışmakmış, ıvırmış zıvırmış. Hepsi bıdı bıdı. Konuşmak, anlatmaya çalışmak beyhude. 


Sürekli düşüyorum, aşağı doğru, boşluğun içinde. Elimi uzatıp çalı çırpıyı yakalamaya çalışıyorum, elim her seferinde kayıp gidiyor, sürtünüyor ama tutunamıyor. Böyle bir durumda hangi düşünceye sığınır bir insan? Neye tutunur? Ne yapar? Umut nerede, yaşam nerede, cevaplar nerede? Nedir yaşamak? Nedir hayata anlam katan şey? 


Rüyalarım hep aynı, hep bir yerlerdeyim. O yerler ise hep olmak istemediğim yerler. 


Nasıl anlatsam, yalnız kalmak istiyorum. Varlığın ve düşüncenin ötesinde bir yalnızlık. Bir battaniye, bir yatak, sıcak bir oda. Orada yatıp kalmak istiyorum bir başıma. 


Yalnızlık iyi şey değil. Bir kadın gerek, bir kadın. O kadın ki düşüncesi kendinden güzel olmalı. Öyle bir kadın bulmuştum fakat kaybettim, yarası hala derin, yarası hala acı. Bir insan gerek, paylaşmak, konuşmak ve sevişmek için. İnsanın en temel ihtiyaçlarındandır sevmek ve sevilmek. Bir aile kurmak istiyorum, beş çocuk istiyorum. Beni seven anlayan dinleyen bir kadın istiyorum, bende onu sevmek anlamak ve dinlemek istiyorum. Bir yuvayı paylaşmak istiyorum onunla, büyük bir yuva, içinde koşuşturan bir sürü çocuk ile. Belki sadece konuşmak ve sevişmek istiyorumdur, aile filan değil. Derdimi anlatacak biri. Yalnızlık fena şey, insanı ister istemez kemirip duruyor. 


Kapıyı çaldım, onlarca kere. Kim vardı içeride? Kimi bulmak istedim de kapı açılmadı. Hava buz gibi, ısıran bir soğuk var dışarıda. Bir kapının başındayım, elim ayağım soğuktan donmuş. Çaldım da çaldım kapıyı. Gece vakti, her yer karanlık. Sokak lambasının altında dans eden kar taneleri, göklerde sarıya çalan kara bulutlar. Kimse açmadı, kapı açılmadı, içeri girip ısınamadım. Gece hiçbir zaman gündüze dönmedi, üşümem hiçbir zaman dinmedi. İnsanın elinden pek az şey gelir böyle durumlarda, çekip gitmek mesela. Beni ne tuttu o kapının önünde? Belki üşümeyi seviyordum, belki umut denen hastalığın pençesindeyim, belki de gidecek başka yerim yoktu. 


Hep nefret, hep ihanet ve hep aşk. Bembeyaz, kar beyaz kadınlar. Süt gibi tenlerinde akar yaşamın pınarı. 


Disiplin özgürlüktür. Kimin lafı bilmiyorum ama bu çok doğru. İnsan eksik doğar ve zamanla tamamlanır. En azından insan fikri. Bu tamamlanma sürecinin bir kısmı doğan insanın çevresindekilerin çabasıyla olur, bir kısmı da kendi çabasıyla. Kendi çabasının olduğu kısım daha büyüktür elbet, çünkü her insanın mücadelesi ayrıdır. Bu çaba büyük bir disiplin gerektirir. Tamamlanmaya yaklaşmak ise insanı özgürlüğe yaklaştırır. Özgürlük, olma durumudur. Bu olma durumunun içeriği kişiden kişiye değişse de, bir noktada aynı yola çıkar. Kişinin iç vicdanı ve sorumluluk duygusu.


Bir şeyler anlatmayı genel olarak sevmem. Bahsetmeye değecek değerli şeyler pek nadirdir gözümde ve bahsedildiği anda da değeri düşer. Çünkü genel ve öznel denen şeyler vardır bu dünyada. Öz, özel, öznel. Kişinin içindedir bu, anlatılsa karşıya tam ulaşmaz, belki çok özel şairler, yazarlar ve düşünür adamlar bu aktarımı kaliteli bir biçimde gerçekleştirebilir. Kelimeler bazen çok güçlü, bazen de çok güçsüz olabilir. 


Kafamda fikirler var. Bu fikirler çok büyük. Tasarılarım büyük bir azim ve çalışmanın sonucunda doğabilir. Ömrümün çok uzun seneleri bu işlerle uğraşacağım ve bu seneler çok yorucu, ağır ve tüketici olacak. Bu durum gözümü korkutmuyor. Hevesim ve direncim yerinde. Kendime her gün sorduğum bazı sorular var. Ben kimim? Neden buradayım? Bu sorular çok insancıl ve özel. Bu sorular hayatıma yön veriyor. Bu sorular, insan ve insan fikri ile ilgili. Bu soruları kendime belki yüzlerce kez sordum ve sorduğum zamanlar genelde en çirkin, en felaket zamanlardır. Bu soruları sorduğum zaman ya işler düzgün gitmiyordur, ya ben düzgün gitmiyorumdur yada her ikisi birden. Tüm bu zamanlarda, karamsarlığın, felaketin ve çirkinliğin içinde, vereceğim cevaplar daha da farklı bir anlam kazanır. Cevabın pek önemi yoktur ama yine de orada olması gerekir. Bir makinenin bir dişlisi misali. Tek başına bir makine dişlisi pek bir anlam ifade etmez, pek bir işe yaramaz ama makine onsuz kalırsa ya bozulur yada verimsiz çalışır. 


Özlediğim şeyler var. Çok bölük pörçük ve çoğunlukla saçmalıktan ibaret şeyler bunlar. Bir daha asla aynı şekilde, aynı durumda ve aynı hislerle yaşanmayacak şeyler. Onları gerçekten özleyip özlemediğimi de aslında pek bilmiyorum. Şu an tekrar yaşasam o olayları belki değerleri bir anda yitip gidecek. Özlemek biraz imkansızlıklarla ilgili. İnsan her zaman ulaşabildiği, yanı başında olan şeyi özlemez. Uzak kaldığı, noksan kaldığı şeyi özler. 


Ben neyi özledim peki? San fierro yu özledim. Ordaki beyaz çizgili mavi rampaları özledim. Bir kadını özledim. Bir kadının sıcaklığını. Yarattığım eğlence parkını özledim. Para kazanmayı özledim, hayal kurmayı özledim. Bir kadının şehvet dolu bakışlarını özledim, bir kadının içten, cilveli gülüşünü özledim. San fierronun asfalt yollarını özledim, ordaki renkleri özledim. San fierronun yağmurlu hallerini özledim, yağmurlu ve fırtınalı hallerini. Bir kadının elini özledim, o elden yayılan sıcaklığı özledim. Güzel şeyler hissetmeyi özledim. Güzel, yoğun ve dolu hisleri özledim. 2000lerde McDonalds’ı özledim. Sabah çizgi filmleri, sünger bob kareşort. Havaili sörfçüleri özledim. Saatlerce yüzdükten sonra sıcacık kumlara yatıp güneşte pişmeyi özledim. Eski televizyonları özledim, eski televizyonlarda sunulan dünyayı özledim, o dünyanın renklerini özledim. Eski reklamları özledim. Işık oyunlarından büyülenmeyi özledim. İnternetin yaygın olmadığı zamanları özledim, her an her şeyden haberimizin olmadığı zamanları. Eski bilgisayar oyunlarını özledim, yüksek doygunluktaki abartılı grafikleri. Eski ambalajları ve kutuları özledim. Eski arabaları özledim 2000lerdeki arabaları. O arabaların kokularını özledim. Eski yıkık dökük kırık evleri özledim. O evlerin içlerinde yaşayan insanları özledim. Fakirliği özledim, basit hayatı özledim. Eski kıyafetleri özledim, basit kotları ve zevksiz giyimi özledim. O apartmanda oturan kızı özledim. Hani şu güzel apartman, önünden geçerken kalbimi küt küt attıran, acaba o içeride mi, içeride ne yapıyor, ailesi nasıl acaba? Masum çocukluk aşkını, tüm o yoğun duyguları özledim. Eski oyuncakları özledim, eski basit oyuncakları, küçük figürleri. Denizden çıktıktan sonra yediğim peynir ekmeği özledim. Güneş kreminin kokusunu özledim. Eski fotoğrafları ve fotoğraf makinelerini özledim. Fotoğraf çekmenin ve çektirmenin ciddi, meşakkatli olduğu zamanları. Fotoğrafların ekran üzerinde değilde kağıt üzerinde olduğu zamanları özledim. Ekranların daha az olduğu zamanları özledim. Sabah uyandığımda üzerimde biriken o sıcaklığı özledim, o anlatılmaz tarifi imkansız sıcaklığı. 

Nasıl anlatsam. İçimde bir şeytan var. Sivri kuyruklu, uzun ince bir şeytan. Parmakları çok uzun, dili sivri. Aramızda bir termin var. Buradan çok uzakta. Uzun zaman önce anlaştık. Aramızda, tanrının sözünden ve gözünden uzakta. Sonun başlangıcında, bir çukurun dibinde. Ben o sıralar kapkaraydım. Dikenleri başıma taç etmiştim. O kılık değiştirdi, yaşlı bir adam oldu. Ben ise çırılçıplaktım. Uzaklarda gürültü yaptı, şimşekler çaktı. Yağmur yağınca tüm beşerler etrafıma toplandı. Gövdemden kan oluk oluk aktı ve bundan nasiplendiler. Şekilleri ve niyetleri binbir türlüydü. Hepsi tatlı kandan nasiplendi ve kupkuru kaldım güneş altında. Orada bir anlaşmaya vardık, asırlar boyu devam edecek bir anlaşma. Diyeceğim odur ki bu bir bekleyiş. Bir tohumun kara kökleri salındı toprağa ve toprak anaya tecavüz etti.


Komik oluyorum değil mi? Sorulara lüzum yok. Çocukluğumun bir kısmı o kuru ve tuzlu topraklarda geçti. Deniz çekilmiş geriye balçık bırakmıştı, o balçıkta kuruyunca kuru ve tuzlu toz gibi bir toprak kalmıştı arkasında. O toprakta yürümek çok hoşuma giderdi, görüntüsü şekli ve kokusu. Çıplak ayakla üstüne bastığımda ayağımda hoş bir his bırakırdı. Su eklesen hemen çamura dönecek türde bir topraktı. 


İlerlemem gerekiyor, ufkum dar. Algılayabildiklerim sınırlı. Hayatımın sonuna kadar bu çileyi ve ızdırabı çekmek zorundayım. Ama deneyeceğim. Ulaşmaya çalışacağım. Görebileceklerimi göreceğim, algılayabildiklerimi algılayacağım. Sonuna kadar. 



Yazdığım şeyler hep böyle eksik mi kalacak? Koca bir okyanustan bir kova su dökebiliyorum şu biçimsiz şekillerle. 


O kadın, benim için özeldi. Onu düşünmek istemiyorum son zamanlarda, çünkü korkunç bir acı ve özlem saplanıyor yüreğime. Onu her hatırladığımda inanılmaz bir mutluluk duyuyorum ama ardından onun yokluğundan doğan hüzün geliyor. Onu hatırlamak, onu düşünmek dünyanın en güzel şeylerinden. Çocukluğumun güzel günlerini hatırlamak misali. İçlerinde dert yok tasa yok, sonsuz bir huzur mutluluk ve heyecan var. Beni bir çocuk gibi hissettiriyor, çocuklaştırıyor onu hatırlamak. Hatıraları ve güzel anılarımızı her hatırladığımda tekrar o anları yaşıyor gibi oluyorum. Bu, nasıl anlatsam, bir uyuşturucu gibi. Onu hatırlamak, onunla ilgili anlara dönmek beni uyuşturuyor, çok mutlu ediyor. Beni şu andan koparıp dünyanın en güzel yerlerine, en güzel düşüncelerine ve tarifi mümkün olmayan bir mutluluğa götürüyor. Bazen kendi kendime düşünüyorum, ne kadar şanslıyım. Onu tanımak, onu sevmek ve böylesine güzel hisler ve anılar biriktirmek hayatımda başıma gelen en güzel şeydi. Murakami’nin 1Q84 romanını okumuştum geçenlerde. Orada şöyle diyordu; Yürekten Sevdiğin Bir İnsan Varsa,  Bir Kişi Olsun Yeter,  Hayatın Kurtulmuş Demektir”. Sanırım o kadın benim hayatımı kurtardı, tam anlamıyla. Çünkü onu yürekten sevdim. 


Kötü şeyler yazmayı sevmem, uğursuz ve çirkin şeyler. Hayat çoğu zaman uğursuz, çirkin ve kötü şeylerle doludur. Bunlara yazılarımda yer vermemek hayata ihanet olur. Gerçeklerin ve bölünemez bir bütünün parçasıdır aslında böyle şeyler. Onları iyiliklekten sıyırıp atarak sadece iyiliği ve güzelliği koymak, eksik bırakır işi. Çünkü iyi ve kötü et ve kan gibidir. Kemiktir, iskelettir, mekanizmanın bir parçasıdır. 


Kötü şeyler yazmayı sevmiyor oluşum kötü şeyler yazmama engel değil. Çoğu zaman kötü şeyler yazarken sapıkça bir haz aldığımda olmuştur zaman zaman. Bu haz tehlikeli elbette, bir zehir gibi. Bu zehir, her insanın içindedir, her yerdedir ve yapılan her iştetir. Bir yılanın zehri çoğu zaman insanı öldürmez, fakat vücuda alınan zehir belli bir dozun üstüne çıktığında insan ölür. Genel olarak tüm insanların bu zehire dikkat etmesi gerekir fakat düşünen, üreten ve yöneten insanın ekstra dikkatli olması gerekir. Sanatçılar bu zehiri düzenli olarak alır mesela, vücutları bu zehirle başa çıkmayı zamanla öğrenir. 

Bunu alegorik olarak şöyle izah etmek istiyorum. Tehlikeli, içinde binbir yaratığın cirit attığı bir ormandır düşüncenin bulunduğu diyar. Ne yapıp ne yapmayacağını bilmek gerekir. İnsanlar fiziksel olarak dış dünyayı keşfetmiş vahşi ormanları dize getirmiştir belki ama insanın içinde ve zihninde de bir orman vardır. Bu ormanı fethetmek hem toplu bir çaba hemde olağanüstü kişisel bir çaba gerektirir. Orman zehirli hayvanlarla doludur, bu zehir sanrılara ve ölüme sebep olur. Her düşünen insan, ormanın derinlerine girmeye kalkışan her insan zehirle karşılaşmaya ve onunla mücadele etmeye mahkumdur.  


Her insan ve her hayat. Her yerde bir mücadele. Bilinenin ve bilinmeyenin ötesinde. Orada bir şeyler oluyor, kimse görmüyor, kimse anlamıyor. Uzun mesafeler kat ediliyor, ağır yükler taşınıyor. Büyük paket ve küçük paketler. Hedefine ulaşıyor hedefine ulaşması gereken şey, halinden memnun. Düşüncemi alıyorum, yürüyüşe çıkarıyorum. Bazen bir tasmayla, çoğu zaman tasmasız. Derin ve dik uçurumların kenarında, bazen de sahil kıyısında bir kumsalda. Beyaz bir şey düşüncem, tüylü bir şey. Siyah bir burnu var ve dört ayaklı. Kokluyor ve ilerliyor. Bazen yürüyor, bazen koşuyor. Düşüncem iz sürüyor, çoğu zaman gün doğumları ve gün batımları. Aradığı şey bir ipucu. Aradığı şey güç ve gücün kırıntıları. Bilenmek istiyor bir hançer misali, delebilmek için önüne gelip gelebilecek her şeyi. Düşüncem aranıyor, dört ayağının üstünde, iki ayağının üstüne çıkabilmeyi arzuluyor. 


Güç, biliyorsun, kimin elindeyse o hükmeder. Ben neredeyim ve gücüm nerede? Gücün ulaşacağı hükmedeceği ve ele geçireceği her şey kalbimin ve aklımın arzusu. Güç tutması zor bir şeydir. Güç anlaması ve hakim olması zor bir şeydir. Çünkü gücün ulaşabileceği yerler geniştir, ucu bucağı yoktur. Bu güç çoğu zaman emreder, çoğu zaman buyruklar verir. Emirleri ve buyrukları hükmedenin elinden çıkmaya ve kaçıp özgürlüğe kavuşmaya yöneliktir. Güç aslında kimseye ait olmak istemez, gücün kendi iradesi vardır ve bu iradeyi zapt etmek çok zordur. Akla hayale gelmeyecek, söze kelimeye dökülemeyecek erdemler ve yetkinlikler ister gücü zapt etmek. Sınırların kat kat üstünde, sınırların anlamını yitirdiği bir yerlerdedir güç. Çoğu insan güce toplu bir çabanın ürünü olarak ulaşır. Orduları vardır, yardımcıları vardır, akıl adamları vardır. Gücün böylesi görkemlidir ve en büyüğüdür. Zapt etmesi ve kontrol etmesi en zorudur. Her an patlamaya hazır bir bombaya benzer gücün böylesi. Hassas ayarlar ve derin, yoğun bir kolektif çaba gerektirir. Bu herkesçe bilinen güçtür, gücün en yaygın ve en yoğun halidir.  


Orada olmalıyım. Ait olduğum yer orası. Karanlığın dibinde bir çukur. Bunu hissetmeliyim, kanımda ve kalbimde. Dünyada onca yer varken onca zevk ve eğlence varken neden karanlık kör ve derin bir kuyunun dibi. Yıldızlar karanlıkta parlar da ondan. Toz ve gaz bulutu karanlığın içinde bir noktada yoğunlaşır ve bir güneş doğar karanlığın ortasında. O güneş yaşam demektir, hayatın ve bilip bilebileceğimiz her şeyin başlangıcı, özü, enerjisi ve kaynağıdır. Ben kaybolmuş bir adamım. Metaforik bir karanlığın içinde debelenip duruyorum. Öğrenmem, anlamam ve idrak etmem gerekiyor. Tek yol yoğunlaşmak, birikmek ve derinleşmek. Kelimelerin anlatamayacağı bir ağırlığın altında ezilmek ve ışığı bulmak için. Sonsuzluğun içine kafamı daldırıp bakmalıyım. O resmi görmeliyim, o resmi anlamalıyım. Bu yaşamın ta kendisi, bu insan olmanın reddedilemez mecburiyeti. 


Peki gücün diğer biçimi, bilinmeyeni nedir? Güç hükmetmektir, görünen ve görünmeyen şeylere. Görünen şeyler madde, görünmeyen şeyler düşüncedir. Asıl güç, herkesçe bilinen güç, görünen ve görünmeyen şeylere hükmediyorsa, geriye ne kalır hükmedecek? Bunların dışında çok daha büyük birşey vardır güce dair. Bu bilinmeyendir. Bilinmeyeni hükmetmek, bilinmeyene sahip olmak her şeyin üstündedir. Bilinmeyen öyle bir şeydir ki çoğu bilinen şeyi anlamsız kılar. Rüzgara yön vermektir bilinmeyeni bilmek. Dalgaları yükseltip alçalta bilmektir. Güneşi karartıp ayı parlata bilmektir bilinmeyene hükmetmek. Bilinen koca okyanustaki bir damladır belki de bir yağ damlasıdır. O yağ damlası bilinenin ötesine geçemez, bilinmeyene karışamaz, su ve yağın birbirine karışamaması gibi. Bir çeper, çember oluşturur ve tüm yoğunluğu içinde tutar bir çekirdek misali bilinen. 






Konuşmak kolay. Yapmak zor. Ben neden bu kadar çabuk sıkılıyorum? Soğuk duşa ihtiyacım olabilir. Bir işi bitirmek, bir işe başlamak, bir işi devam ettirmek. Bunlar hep çaba, emek ve tüketim. 


Dans etmek istemiyorum. Kaybım çok büyük ve aşkım çok derin. Çapa attım dibe vurmadı, sürükleniyorum okyanusta. Koştum, bilemiyorum. Nerede o kadın? Tüm o güzel hisler, keyif ve rahatlık. Izdırap gülümsüyor gün doğumlarında, güneşin bebeği misali. Kadınlar, kadınlar, kadınlar. Para, güç ve kadınlar. Daha fazlasını istiyorum. Kadın, para ve gücün ötesinde.


O hayaller salak değildi. Hayallerini küçümseme. Akıl dışı, imkansız ve gerçeklikle örtüşmeyen her şey benim hayalim. O zaman oraya gitmeliyim


Algı ve düşünce kontrolü. Yapmam gereken şey bu. Nereye yönelirsem, nereye vurursam çapayı su o yöne akacak. Su bir kere yol aldımı, bir kere yolunu belirledimi onu durdurmak imkansız. Akar da akar, dere olur. Suyla savaşamazsın, akıntıya karşı yüzemezsin, akıntıya yön vermek zorundasın. Akıntı eğer çıkış yolu bulamazsa da sana zarar verir. O yüzden çapayı kesinlikle bir yara saplamalısın. Kararsızlığa yer yok. Algılarını ve duyularını keskinleştir, düşüncelerine odaklan. Eylem ve sonuç arasındaki ilişkiyi kur. Gücünü kuvvetini topla ve karanlıktan aydınlığa çık. 


Sadece kafamın içinde kalacak olan şeyler var. Dışarıya çıkmasına asla izin vermeyeceğim şeyler. Bir sır. Bana ait, bana özel. Kimsenin bilmediği veya asla bilemeyeceği bir şey. 


Katlanmak. Bacaklarım kuvvetliydi, sinirlerim ise sağlam. Saatlerce çile çektim o yolda, pes etmeden, sürekli devam ederek. Abartmayı sevmem, kesinlikle kolay değildi fakat imkansız, yapılması mümkün olmayan bir şey de değildi yaptığım. Belki çoğu insan benim yerimde olsa pes ederdi, belki bu bir irade ve azim meselesidir, ama bunlar pek umrumda değil. İşi hallettim, yapmam gerekeni yaptım, başardım. Gerisi sadece sözler, düşünceler ve gereksiz ıvır zıvır. 


Afrikadan toz geliyor, neden bu konuda bu kadar heyecanlıyım pek bilmiyorum. 


I never gonna dance again, guilty feet have got no rhythm. 



Yapmayı istemediğim şeyler içinde büyük ve çelişkili dualiteler barındırıyor. Bir kaç örnek vereceğim bu konuya dair. 


Önemi yok, kafanı eğ ve koş. Yürümek seni bir yere götüremez, koşmak daha iyi, daha kısa sürede daha uzun mesafe. Vücudun senin tapınağın, ona saygı duy, temiz tut. Sen vücudunsun, sen damarlarınsın, organlarınsın ve beyninsin. Vücudunu iyi hale getirmek ve o halde tutmak senin görevin, senin sorumluluğun. Hijyenik olmalısın, sabunu sadece haftada bir kere kullan çünkü sabun cilt üzerindeki kötü bakterileri öldürdüğü gibi iyi ve faydalı bakterileri de öldürür. Soğuk suyla duş almaya dikkat et, soğuk suyla duş almak vücudunda şok etkisi yaratır ve vücudunda farkında bile olmadığın mekanizmaları çalıştırarak seni güçlendirir. Soğuk su sana kalori yaktırır, kalp ritmini hızlandırır. Seni disipline eder. Sana acıyla başa çıkabilmeyi, sabırlı olmayı ve zorluklara göğüs gerebilmeyi öğretir. Vücut soğuk su altında stresli durumlarla başa çıkabilmeyi ve stres kontrolünü öğrenir. Soğuk suyla duş almak önemlidir, faydalıdır. 


Yediğin ve içtiğin şeyler vücuduna almayı kabul ettiğin, razı olduğun şeylerdir. Onların ne olduğunu ve vücudun üzerinde ne tür etkilere sahip olduğunu bilmek senin en büyük sorumluluklarından. Vücudunun nasıl çalıştığını bilmelisin. Vücudundaki mekanizmalardan haberdar olmalısın. Hangi gıdanın hangi faydaları var, vücudundaki hangi bölümlere fayda sağlar bilmelisin. Yiyecekleri uygun miktarlarda ve uygun zamanlarda tüketmelisin. Vücudunun düzgün çalışması aldığı yakıtla doğrudan doğruya bağlantılıdır. Bir arabaya kötü bir mazot koyarsanız hem verimsiz çalışır hemde arıza çıkarma olasılığı büyük ölçüde artar. Vücudunuz içinde aynısı geçerlidir. Ara sıra oruç tutmak faydalıdır. Oruç tutmanın bağırsaklardaki iyi bakterilere faydası çok büyüktür. Bağırsaklar dışarıdan alınan gıdanın kana karıştığı yani vücuda tam anlamıyla kabul edildiği yerdir yani bir geçittir. Bu geçidin sağlam, temiz ve verimli olması büyük önem taşır. Bağırsaklar gelen gıdayı, temiz, geniş ve kontrollü otobanlardan içeri almalıdır.


İki insanın birbirini sevmesi ve anlaşabilmesi çok güzel bir şey. Bu iki insanın paylaşmayı ve işbirliğini öğrenip birbirleriyle uyum içinde yaşaması ise çok daha güzel bir şey.


Günler geçiyor. Öyle yada böyle. Mevsimler ve iklimler birbirini izliyor. Hava ısınıyor. Mayıs ortasında serin bir meltem hafifçe esip saçlarımı okşuyor. Gülümsüyorum. İnancım yerinde, hedeflerime doğru yürüyorum. İlerliyorum. Başaracağımı biliyorum. 


Bir keyif ve huzur var içimde. Belki havalardan. Kırlangıçlar geri gelmiş uzaklardan. Yuva yapıyorlar. Oynaşıyorlar ağaç dallarında. Güzel güzel ötüyorlar. 


Acele etmeden tadını çıkara çıkara. Bol bol vakit var. Bir kaplumbağa misali, yavaş yavaş. Manzarayı izleyerek, güneşi emerek. Bazı şeyler vakit alır, o vakti vermek gerek. Öğle güneşinin yakıcı sıcağında bir gölgeye çekilmek. Temiz dağ havasını ciğerlere çekmek. Ağaçların yeşil gölgesi ve akan ırmağın huzur veren sesi.




Hayat güzel. Hayat kıymetli ve özel. Bir arı uçup bir çiçeğe konduğunda mesela. Yaz güneşi altında yemyeşil yapraklar. Tatlı ve serin insana huzur veren esintiler. Buz gibi pınar suyu. Çamlar ve ladinler. Çimenler ve çiçekler. Hayat çok çok güzel. Bir çocuk gülümsediğinde mesela. 


Paylaşmak ve sevmek. İnsanlar kıymetlidir. Her insan özeldir.


Mavi göklerde krema gibi bulutlar. Yaşlandıkça insanların yeşili sevdiği doğru mudur acaba? Hatırlıyorum da delikli koyda yeşil gibiydi su. Ayaklarımın altında bahar.

Nereye eser tarlaların üstünden rüzgar. Hangi körpe köylü kızların eteğini uçurur dağ havası.


Papatyalar ve yaseminler. 


Kayaların üstünden akan kaynak suları. Sincaplar ve kuşlar. Aklımda bir yer var, bir şey var. İleri gidip onu tutmalıyım ve yakalayıp sarılmalıyım. Bir kadın belki, belki bir düşünce. Hayatım ilerliyor. Her gün her saniye. Yerimde saymak istemiyorum. Gelişmek, ilerlemek ve tecrübe kazanmak istiyorum. Öğrenmem gerekiyor. Her şeyi, her zaman.


Yılan orada. Kıvrılmış bir çalının gölgesinde, kanını soğutuyor. Sessizce ve sakince bekliyor. 


Uyandığımda saat 6.30du. Tekrar uyuyakalmışım, saat 07.10 uyandım. Gün beni bekliyor. Bu güzel dünya ve içindeki tüm olanaklar. Başka bir çalışma günü. Yapılacak onlarca iş. İşlerim olduğu için mutluyum. Çalıştığım için mutluyum. Kollarım ve bacaklarım var. Dinç bir zihnim ve aklım var. Ne hapisteyim, ne bir hastane yatağında. Ne bir savaşın ortasındayım, ne de bir enkazın altında. Durumu analiz etmek çok önemli. Nelere sahip olduğunun bilincinde olmak çok önemli. Bacaklarım var, koşuya çıktım. Beni uzun mesafeler boyunca yılmadan taşıyabilen güçlü bacaklarım var. Onlarla çıktım koşuya. Minnettarım. Bu önemli. 


Güzel şeyler, hoş şeyler. Nereden başlasam ki. O kadar güzel ve hoş şey var ki. En hoşuma gideni ise aşk ve kadınlardır. Aşık bir kadının o tatlı yaramaz gülüşü. Arzulu ve istekli bakışları. Cilveleri ve nazı. En hoş şeydir bu kıymetini bilen için.  


Sarı dişler ve nikotin kokan eller. Karı kayıp üstad, nerede belli değil. Bir motelin uğursuz bir odasında kendini mi astı, yoksa bacağı uğursuz bir adamın omzuna mı yaslandı? 


Hep aynı yerden gelir. Tıslayışı hep aynıdır. Soğuk donuk gözleriyle hep aynı noktaya bakar. Yeşil uğursuz derisiyle hep aynı şekilde kıvrılır. Hep aynı sakinlikle ısırıp zehiri salacağı anı bekler. 


Evet, evet, evet. Evetler nereden gelir acaba. Hangi keçi yolundan aşıp gelirler dağı. Hangi dikenler batar bacaklara ve hangi kayalar yaralar dizleri. Uzun bir yoldur, varması zordur elbet. Ama gelir evetler, bir yolunu bulurlar. 


Vakit geçiriyordum, düşüncelerle. Pek vaktimi alıyordu bu uğraş doğrusu. O düşünceleri evirip çeviriyordum, parlak bir oyuncaklarmış gibi dikkatlice inceliyordum. Elimle tartıyordum onları, uzaklara fırlatıp koşup tekrar elime alıyordum. Uzun zamanlar geçirdim düşüncelerle. Pek çok oyuncak topladım. Çoğunu kırdım, parçaladım. Bazılarıyla yakın ve duygusal bağlar kurdum, çok sevdim ve değer verdim. Sonunda bir şeyler buldum.


Ben hep nefret içindeydim. Çocukluğumdan başlar bu, henüz dünyayı ve insanı kavrayamamış bir çocuk olduğum zamanlardan. Anlayamadığım için nefret ederdim. Henüz adını bile bilmediğim yinede içimde güçlü bir şekilde hissettiğim adalet duygusu sayesinde doğardı çoğu nefret. Güçsüzlüğümden ve acizliğimden nefret ederdim. Cahilliğimden nefret ederdim. Henüz bir çocuktum, tüm bunları kelimelere dökebilecek kadar bile anlayışım ve algım yoktu fakat hissederdim bunları. Tüm duygularımla, yoğun ve can yakıcı bir şekilde hissederdim bunu. Dünyadan, kendimden ve insanlardan nefret ederek büyüdüm. Bana yol gösterecek insan yoktu. Bu konular üzerine düşünecek kadar zekam ve bilgim yoktu. Herşey ve herkes beni oyalıyordu. Televizyon, haberler ve medya. Arkadaşlar, aile ve eğlence. Bağımlılık ve atalet. Bunun bedeli ağır oldu elbet.